Recent Posts

Archives

Topics


« Yumurtalık dokusu nakliyle çocuk sahibi olabilirsiniz | Main | KuÅŸ Gribi Virüsü Öldürmeye Devam Ediyor »

Bilim Nedir? Nasıl Doğdu? İnsanlık Tarihi Boyunca Bilim

By admin | February 3, 2008

Bilim meraktan doÄŸdu… Hani insana mevlâsını da, belâsını da bulduran “merak” var ya? İşte, ondan…
Merak, dur-durak bilmeyen, sınır tanımayan bir öğrenme arzusudur. Cansız maddelerde bulunmayan, üstelik canlıların yalnızca bir bölümünde görülen bir özelliktir. Bu yüzden, yaÅŸayıp da “merak duymayan” yaratıklara “canlı” demeye kolay kolay dili varmaz insanın…

Örnek olarak aÄŸacı alalım. AÄŸaç, içinde bulunduÄŸu, içinde yeÅŸerip dalbudak saldığı çevre hakkında merak duymaz. Hasbelkader oradadır. Sünger de, midye de öyle… Nelere gereksinmeleri varsa, rüzgar, yaÄŸmur, akıntılar getirir onları… Onlar da alabildiklerini alırlar, bu doÄŸa olgularından… Ama, gün olur, doÄŸa, onlara, yangın, zehir, deprem, etobur ve asalakları da getirir. İşte, o zaman, yaÅŸadıkları gibi, gösteriÅŸsizce, tantanasız biçimde, öte âleme göçüp giderler.
VaroluÅŸun ilk aÅŸamalarında canlı yaratıklar hareketsizdi, doÄŸaya kuldu. Ama, neden sonra, bazı canlılar bağımsız ve serbest hareket edebilme yeteneÄŸini geliÅŸtirdiler. Bu yaratıkların doÄŸayı, çevrelerini denetim altına alabilmelerinde önemli bîr adım oldu bu… Yiyecekleri ÅŸeylerin ayaklarına gelmesini beklemek yerine, onları aramaya, onların peÅŸine düşmeye baÅŸladılar böylece…
“Macera” dünyaya böyle ayak bastı. Macerayla birlikte de “merak” doÄŸdu. Kıyasıya, acımasızca sürdürülen besin avında çekingenlik gösterenler, macerayı göze alamayanlar, doÄŸayla ve çevreleriyle iliÅŸkilerinde “tutucu” olanlar yaya kaldılar, ölüp gittiler. Kısacası, çevreye, çevrede olup bitenlere “merak duyma” varoluÅŸun kaçınılmaz bedeli olup çıktı.
Tek-hücreli paramesyumlara bakın… Bir ÅŸeyler arıyormuÅŸ gibi hareket ederler doÄŸada… KuÅŸkusuz, bizim gibi, insanlar gibi, “bilinçli” bir arayış, “bilinçli” bir istek deÄŸildir bu… Ama, basit bir kimyasal-fiziksel arayış bile olsa, yine de arayıştır. Yiyecek bir ÅŸeyler bulabilmek için doÄŸayı kolaçan eder gibidir. İşte, merakın “güdüsel” denilebilecek bu “eyleme dönüşme biçimi”, hareket eden canlıları hem hareketsizlerden, hem de cansızlardan ayırır. Onları insana en çok yakınlaÅŸtıran özellikleridir bu…
Canlı yaratıkların evrimine baktığımızda, onların, zaman içinde, giderek daha karmaşıklaştıklarını, yeni ve daha karmaşık duyular geliştirdiklerini, çevreye daha duyarlı duruma geldiklerini görürüz. Doğal çevreyle daha yoğun bir iletişim kurmaya, çevreden yeni mesajlar alıp oraya yeni mesajlar yollamaya başlarlar. Hangi sebep-sonuç ilişkisindendir bilinmez, ama, çevre hakkında duyularca toplanıp yorumlanan bilgilerin depolandığı sinir sistemi de bu süreç içinde giderek karmaşıklaşır.

Ama, her ÅŸeyin olduÄŸu gibi, dış dünyadan alınan, depolanan ve yorumlanan bilgilerin de bir sınırı, bir kapasitesi vardır. Öyle bir an gelir ki, toplanıp yorumlanan bilgiler “ihtiyaç duyulan” bilgileri aÅŸar. Diyelim ki, herhangi bir canlı yaratık tıka-basa doydu. Görünürde de canına kastedecek herhangi bir tehlike yok… O zaman ne yapacak? Sorun da bu ya…
Tıka-basa doymuÅŸ, tehlikeyle burun buruna olmayan yaratığın önünde bazı seçenekler vardır. ÖrneÄŸin, istiridye mahmurluÄŸuyla kabuÄŸuna çekilebilir. Ama, daha karmaşık, daha üst yaÅŸam biçimlerini simgeleyen canlılar böyle yapmazlar. Çevrelerini kolaçan ederler, doÄŸa hakkında yeni ÅŸeyler öğrenme istek ve güdüsünü sergilerler. “Zararsız merak” da diyebilirsiniz buna… Böylesi zararsız meraklara burun kıvırabilir, onu küçümseyebilirsiniz. Yanılırsınız, böyle yapmakla… Canlılarda zekânın ölçeÄŸi, ölçütüdür bu merak… ÖrneÄŸin, bir köpek, en miskin anında bile, sağı-solu koklar, insan kulağının alamadığı seslere durup dururken kulak kabartır. Kedi öyle mi? DeÄŸil elbette… DoymuÅŸ kedi, meraksız bir yaratıktır. Tüylerini yalar, büyük bir keyifle gerinir, sonra da derin bir uykuya dalıp gider. İşte, köpeÄŸin kediden “zeki” sayılması da bundandır.
“Merak fazlası” da diyebilirsiniz buna…
Yaratık ne kadar zeki, beyni ne kadar geliÅŸkinse, “merak fazlası” da o kadar çoktur.
Alalım maymun örneÄŸini… “Maymun iÅŸtahlı” sözü boÅŸuna edilmemiÅŸtir. Sağı-solu kurcalayan, her ÅŸeye burnunu sokan, olur-olmaz ÅŸeyleri en az bir kere deneyenler için kullanılır bu deyim… Arı kovanı gibi iÅŸleyen bir beyni vardır bu yaratığın… Ortada “merak duyulacak” bir ÅŸeyler olmasa bile arayıp bulur, yaratır. Sözün özü, maymun meraklı bir yaratıktır. Merak duymuÅŸ olmak için merak duyar. Bu açıdan bakıldığında, insan, süper maymundan gayrisi deÄŸildir.
İnsan beyni, tüm evrende en iyi örgütlenmiş, en karmaşık kitledir. Çevreyle ilgili bilgileri algılama, depolama ve yorumlama kapasitesi, varoluş için gerekli kapasitenin çok ötesindedir. Bir hesaba göre, insan beyni, insan ömrü süresince, 15 milyar kalem bilgi toplayabilir, edinebilir.
VaroluÅŸ için büyük yararları olduÄŸu gibi, “hayat” yönünden de zararları vardır bunun… Böylesine geniÅŸ bir alanda böylesine çok bilgi sahibi olmak, insanda, “can sıkıntısı” denilen onanmaz hastalığa yol açar. Bildikleriyle ister istemez yetinmek zorunda kalan, öğreneceÄŸi fazla bir ÅŸeyler kalmayan insanlar, beyinlerini varolmaya yetecek kadar çalıştırırlar. Bu da, en hafifi zihin dağınıklığı, en ÅŸiddetlisi ruh hastalığı olan çeÅŸitli düzensizliklere yol açar.
Özetle söyleyelim: Ortalama insanda yoÄŸun, dur-durak bilmeyen, sınır tanımayan bir merak vardır. Bu merakını hemen elinin altında bulunan olanaklarla, yararlı biçimde gideremezse, “kötü ve zararlı” biçimlerde giderme yolunu seçer. “Arayan belâsını da bulur, mevlâsını da bulur” ya da “Burnunu baÅŸkalarının iÅŸine sokma” sözleri bu gibilerine söylenir. Merakın sonuçları her zaman hoÅŸ deÄŸildir, kısacası… “insanın başına ne gelirse ya meraktan…” diye baÅŸlayan sözler, boÅŸuna söylenmemiÅŸtir, yani…
İnsana zaman zaman zararlı sonuçlar da getirebilen “merak”, insan ırkıyla ilgili efsanelerde de dizboyudur. Alın, Eski Yunan’daki “Pandora Kutusu” öyküsünü… Efsane o ki, “ilk kadın” olan Pandora’ya “açılması yasak” bir kutu vermiÅŸler. Merak bu ya? O da hemen oracıkta kutuyu açıvermiÅŸ.. Hastalık, açlık, nefret ve akla gelebilecek her türlü kötülük çıkıvermiÅŸ kutudan… Bir daha da kutuya girmemiÅŸ, O günden bu yana dünyanın başına musallat olmuÅŸ…
İncil’in sayfalarına göz atıp Havva’nın öyküsünü okuduÄŸumuzda, Yılan’ın tahrik edici, ayartıcı, baÅŸtan çıkartıcı sözler etmek için boÅŸuna nefes tükettiÄŸini görürüz. “Onca dil dökmeye ne gerek vardı?” diye kendi kendimize sorarız. Biliriz ki, Havva anamız, o kahrolası merakı yüzünden, nasıl olsa “yasak meyve”yi yiyecekti. Simgelere meraklı olanlar için söyleyelim: Elinde yasak meyvesi, aÄŸacın altında duran Havva’yı ilgiyle dalından izleyen yılan, aslında, MERAK’ın ta kendisidir.
İnsandaki tüm güdüler gibi, merak da, kuÅŸkusuz, kötü biçimlerde, kötü amaçlarla kullanılabilir. Üstyerine görev olmadığı halde baÅŸkalarının ne yaptığını, ne konuÅŸtuÄŸunu, ne düşündüğünü merak edenlere, küçümseyici biçimde, “meraklı” denmesi de bundandır. Ama, ne olursa olsun, merak yine de insan beyninin en erdemli, en soylu özelliklerinden biridir. “Merak”, yani “bilmek ve öğrenmek arzusu” olmasaydı, insan da olmazdı.
“Bilmek ve öğrenmek arzusu” herÅŸeyden önce, insan yaÅŸamının günlük gereksinmelerinin karşılanmasına dönüktür. Ekim en etkili biçimde nasıl yapılır? Hasat en az kayıpla nasıl kaldırılır? Hayvanlar nasıl avlanır? Elbise nasıl dikilir? “Uygulamalı sanatlar” da diyebilirsiniz, merakın bu dile geliÅŸ biçimine…
Ama, varolmak için ihtiyaç duyulan bu basit beceriler geliÅŸtirildikten sonra ne olacak? Günlük gereksinmeler karşılandıktan sonra neye merak duyulacak? İşte, günlük gereksinmelerin karşılanmasıyla mantığı gereÄŸi yetinemeyen “bilmek ve öğrenmek arzusu”, bu noktadan sonra, insanı, daha geniÅŸ-ufuklu, daha kapsamlı, daha karmaşık çabalara itmektedir.
Alalım, “güzel sanatlar” örneÄŸini… Bir görüşe göre, “güzel sanatlar” insanın doymak bilmeyen, sınır tanımayan ruhsal gereksinmelerini karşılamak amacından çok, can sıkıntısından doÄŸmuÅŸtur. Yapılacak baÅŸka ÅŸey olmadığı için yaratılmıştır. Bir bakıma doÄŸru, bir bakıma eksiktir bu görüş… Sanat tarihini inceleyenler, güzel sanatların, yalnızca ruhsal deÄŸil, “dünyevî” boyutlarının da bulunduÄŸunu bilirler. Resim ve heykellerin bereket ve din simgeleri olarak kullanıla geldiÄŸini bilmek için de ayrıca sanat tarihçisi olmak gerekmez. Ama, öte yandan, önce bu nesnelerin yaratıldığı, sonra da kullanıldığı bir gerçek… Bu da, güzel sanatların can sıkıntısından doÄŸduÄŸu görüşüne güç kazandırıyor.
Bize kalırsa, güzel sanatların güzellik duygusundan, güzellik arayışından doÄŸduÄŸunu söylemek, sapla samanı karıştırmaktır. Deyim yerindeyse, kaÄŸnıyı öküzün önüne koymaktır. Önce ortaya sanat çıkmıştır. Buna “güzel” denmesi sonradandır, “güzellik” yönünde geliÅŸmesinin doÄŸal uzantısıdır. Kısacası, güzel sanatlar, kendileri için pratik kullanımlar bulunmadan çok önce doÄŸmuÅŸlardır. İnsan beynine, insanın “yaratıcı” yeteneklerine “meÅŸgale” bulmak için yaratılmışlardır.
Öte yandan, çok güzel, çok görkemli bir sanat eserinin üretilmesi de, tek başına, doyum veren bir meÅŸgale deÄŸildir. O sanat eserinin baÅŸkalarınca görülmesi, beÄŸenilmesi esastır. Yalnızca yaratıcısı için deÄŸil, seyircisi için de “meÅŸgale” olması gerekir. Bir sanat esirini “büyük ve görkemli” yapan en önemli ÅŸey, onun saÄŸlayacağı doyum ve heyecanın baÅŸka yerlerde bulunamamasıdır. Bir sanat eserinde, insanın düşünme yetilerini, meraklarını kamçılayan öylesi çok bilgi birikimi vardır ki, sanat düşmanı eblehler dışındaki herkesin beyninde bir kıpırdanış, bir heyecan, bir canlanma oluÅŸur.
Ama, öte yandan, güzel sanatlarla uÄŸraÅŸmak boÅŸ zamanlan deÄŸerlendirmede doyum veren bir araçsa, bir de olumsuz yönü vardır. İşlek ve yaratıcı bir zekânın yanında, bedensel çabayı, çalışmayı da gerektirir. Oysa, yalnızca zihinsel çaba gerektiren, bedeni zorlayıp yormayan baÅŸka uÄŸraşılar da vardır. İşte, bilgi arayışı böylesi bir uÄŸraşıdır. Toplanan bilginin ne yapılacağı, nerede kullanılacağı hiç, ama hiç önemli deÄŸildir. Önemli olan bilginin, arayışın kendisidir. Bilgilenmek için bilgi aramak da diyebilirsiniz buna…
BirÅŸeyler öğrenme isteÄŸi ve bu isteÄŸin gerçekleÅŸtirilmesi için harcanan, çabalar, insanı yüceltir, daha önce düşlemediÄŸi doruklara ulaÅŸtırır, beyin için gerçekten görkemli bir “meÅŸgale” olur. Günlük yaÅŸamda pratik deÄŸeri olan ÅŸeyler hakkında bilgi toplamaktan baÅŸlar bu iÅŸ.. Sonra “estetik bilgisi” denilen, “saf bilgi” olarak anılan doruÄŸa ulaşır.
ÖrneÄŸin, “saf bilgi” bilgi edinmiÅŸ olmak için edinilen bilgi, “Gökyüzünün tavanı ne kadar yüksektir?” ya da “TaÅŸ neden düşer?” gibi sorulara yanıt arar. Düpedüz meraktır bu… Pratik kullanımı olmayan, bu yönüyle de “tembel” olan, ama aynı zamanda sorunların özüne acımasızca, kestirme yoldan inen bir merak… Gökyüzü ne kadar yüksekse yüksek… TaÅŸ neden düşerse düşsün… Size ne, bunlardan? DoÄŸru yanıtını alsanız, ne iÅŸinize yarar? Taşın neden düştüğünü bilmeniz, onun kafanıza düşmesini önler mi? Sizde yaratacağı acıyı hafifletir mi? Gökyüzünün ne kadar yüksek olduÄŸu, hava kirliliÄŸine çözüm bulmanızı saÄŸlar mı?
Bütün bu sorulara olumsuz yanıt vermek zorundasınız. Gelin görün ki, pratik hiç bir deÄŸeri olmayan bu tür soruları soranlar, dur-durak bilmeden bunlara yanıt arayanlar var. Hep olmuÅŸtur. Görünüşte pratik deÄŸeri bulunmayan bu tür yararsız sorulan sorup onlara yanıt aramak, insanın öğrenme isteÄŸinden, beyni iÅŸler durumda tutma zorunluluÄŸundan kaynaklanmaktadır. Hepsi bu kadar…
Bu tür sorularla uğraşan insanın yapacağı iş, estetik bakımdan doyurucu bir yanıt bulmaktır. Ortalama insanın gördüğü, algıladığı, anladığı bir takım durumlarla, birtakım olaylarla benzerlikler, paralellikler kurmaktır.
“Bulmak”… “KeÅŸfetmek”…
Tılsımlı sözler bunlar… “BuluÅŸ ve keÅŸif” eskilerce, gökten inen bir vahiy ya da ilham perisinin sihirli deÄŸneÄŸinin dokunmasıyla oluÅŸan bir ÅŸey olarak görüle gelmiÅŸtir. Ama, ister vahiy olsun, ister ilham perisinin eseri, bu keÅŸiflerin, bu buluÅŸların herkesçe anlaşılabilmesi için, mutlaka günlük yaÅŸamla bir baÄŸlantısı, günlük yaÅŸamda somut bir ifadesi olması gerekir. ÖrneÄŸin, ÅŸimÅŸek yakıcı, yıkıcı ve dehÅŸet vericidir. İnsanın kafasında ok gibi, mızrak gibi, fırlatılan silahların çaÄŸrışımını yapar. Böylesi bir silahın öldürücü sonuçlarını yaratır.Ama, ortada fırlatılan bir silah olunca, bir de “fırlatan” olması gerekmez mi? İlkellerin, ÅŸimÅŸeÄŸi, Tanrı Thor’un çekici ya da Zeus’un parıltılı mızrağı olarak görmeleri bundandır. Mızrağın neden atıldığı deÄŸil, kim tarafından atıldığı sorusunun yanıtıdır. Madem silah büyüktür, o zaman atanın da normalden büyük olması gerekir.
İşte, efsaneler böyle doğar. Doğa güçleri kişileştirilir, tanrılaştırılırlar.
Efsaneler birbirini kovalar, birbirleriyle etkileÅŸir. KuÅŸaktan kuÅŸaÄŸa geçerken de, o efsanelere hayat veren doÄŸa güçleri giderek bir sis perdesinin arkasına çekilirler. Geriye efsanenin nedeni deÄŸil kendisi kalır. Kimi “çocuk masalı” durumuna dönüşür, kimi kıssadan hisse çıkarılan, dinlerin parçası olan bir içerik, bir anlam edinir.
Nasıl sanat “uygulamalı” ya da “güzel” olabiliyorsa, aynı ÅŸekilde, efsaneler de uygulamalı ya da güzel olabilirler. Kimi efsane estetiktir, hoÅŸa gider ve bu yüzden sürdürülür. Kimi efsane insanlığın pratik amaç ve çıkarları için kullanılır, ÖrneÄŸin, tarihin ilk tarımcıları “yaÄŸmur” olayına çok meraklıydılar. Kendileri için büyük önem taşıyan bu nesnenin gerektiÄŸi zaman deÄŸil de aklına estiÄŸinde neden yaÄŸdığını merak eder, dururlardı. Bereketi, üremeyi, toprağın doÄŸurganlığını simgeliyordu yaÄŸmur… YaÄŸdığında doÄŸayı yeÅŸertiyor, canlandırıyordu. İnsan yaÅŸamında “seks” ne iÅŸ yapıyorsa, yaÄŸmur da doÄŸada onu yapıyordu. Üstelik, gökyüzüyle toprak arasında bir baÄŸlantıydı. İşte, Yer Tanrıçası ya da Gök Tanrısı efsanesi buradan doÄŸdu. YaÄŸmurun yaÄŸmayışını tanrıların öfkesine, yaÄŸmur yağışını da onların sevincine baÄŸlamak alışkanlık oldu. Bu efsanenin yerleÅŸmesiyle birlikte, ilk çiftçiler, tanrıları sürekli mutlu ve keyifli tutmanın yollarını aramaya baÅŸladılar, törenler, şölenler düzenlediler. Hatta, gökle toprağın ÅŸeytana uyup birleÅŸmeleri için, seks alemleri düzenleme yoluna gittiler.
İnsanlığın kültürel ve edebî mirası içinde, en iç gıcıklayıcı, en güzelleri, kuşkusuz, Eski Yunan efsaneleridir. Ama, aynı Eski Yunan efsaneleri, insanlara evrene yanlış ve ters biçimde bakmayı, onu kişi-üstü, cansız bir şey olarak görmeyi de öğretmişlerdir.
İlk efsanelerde, doÄŸa güçleri, tıpkı insanlar gibi, cilvekârdı. Neyi ne zaman yapacakları önceden kestirilemezdi. Ne kadar insanüstü gösterilirlerse gösterilsinler, Zeus, Marduk ya da Odin gibi tanrılar, sokaktaki adam gibi, çocuksu, duygusal, hoppa, kaprislidir. Olmadık nedenlerden ötürü birbirlerine kazık atarlar, kızarlar, küserler. Rüşvet yiyenlerin baÅŸlarını bile çevirip bakmayacakları rüşvetlerle yetinirler. Böylesi tanrıların denetimindeki bir evrende bugünden yarına neler olabileceÄŸini kimse kestiremeyeceÄŸi için de, o zamanın insanları, doÄŸayı anlamak, açıklamak için özel bir çaba göstermemiÅŸlerdir. Gerek duymamışlardır buna… Tanrıların gönlünü hoÅŸ edeceklerini düşündükleri iÅŸleri yapmakla yetinmiÅŸlerdir.
Zamanla, Eski Yunan düşünürleri, evreni, katı ve deÄŸiÅŸmez iÅŸleyiÅŸ kuralları bulunan bir makine olarak görmeye baÅŸlamışlardır. “Efsane” olayı böylece ters-yüz olmuÅŸtur. “Efsane” gözlükleriyle evreni gören insanlar, kavrama ters ve aykırı biçimde, doÄŸanın kanuniyetlerini, iÅŸleyiÅŸ yasalarını aramaya koyulmuÅŸlardır.
Bilim yönünde, bilimsel bilgi yönünde ilk büyük adımdır bu…
Bilim tarihçilerine göre, bilimsel bilgi yönünde ilk dev adım, İ.Ö. 600 yılında Miletuslu Thales tarafından atıldı. Ama, bilim tarihini kendi açılarından yeni baÅŸtan yazan Yunanlılar, Thales’e, insan ömrüne sığmayacak kadar çok keÅŸif ve buluÅŸlar yüklediler. Thales’i daha alçak gönüllü biçimde deÄŸerlendirenlere göreyse, bu bilim adamı, Babil’deki bilgi birikimini eski Yunan’a aktarmaktan baÅŸka bir ÅŸey yapmadı. Ama, kim ne derse desin, Thales’in, İ.Ö. 585 yılı için öngördüğü güneÅŸ tutulmasının gerçekleÅŸmesi önemli bir olaydır. Bilim adına büyük bir puandır.
DoÄŸa yasalarının iÅŸleyiÅŸi konusunda zihin egzersizlerine baÅŸlayan Eski Yunanlıların düştükleri temel yanlış, doÄŸanın oyunu kurallarına göre oynayacağını varsaymaktı. Böyle olunca, doÄŸru ve bilimsel biçimde doÄŸanın üstüne gidilirse, o da bütün sırlarını ortaya döker, geriye de sorun kalmazdı. Kısacası, doÄŸanın, eltopu kurallarıyla futbol oynamayacağını düşünmüşlerdi, Eski Yunan düşünürleri… İki bin yıl sonra, “Tanrı”nın bazı anlaşılmaz incelikleri olabilir, ama hiç bir zaman kötü niyetli deÄŸildir” diyen Albert Einstein da, Eski Yunanlı düşünürlerin temeldeki bu iyimserliklerini paylaşıyordu. DoÄŸa yasaları, bir kere keyfedilmeye görsünler, herkesin anlayacağı basitlikte olacaklardı.
Bu Eski Yunan iyimserliği, çağımız insanının kültür mirasıdır.
DoÄŸa oyunu kurallarına göre oynayınca, bütün iÅŸ, olayları gözlemek ve bu gözlemlerden elde edilen verileri yorumlayarak temel yasalara ulaÅŸmak için, düzenli bir sistem geliÅŸtirmektir. Bu düzenli sistem içinde, yerleÅŸik tartışma kurallarına uygun olarak, bir noktadan bir baÅŸka noktaya geçmekse “mantık”tır. Gerçi insanların bir ÅŸeyler keÅŸfetmesinde esin perisinin de rolü olabilir, ama, aslolan, kuram ve varsayımların mantık yoluyla sınanmasıdır. Küçük bir örnek alalım: Votkayla soda, viskiyle soda, rakıyla soda, konyakla soda, romla soda insanı sarhoÅŸ eden içkiler olduklarına ve bunların ortak paydası “soda” olduÄŸuna göre, sarhoÅŸluÄŸun mantıkî sebebi sodadır. Eski Yunan mantığı, kendi mantığı gereÄŸi, bu mantıkî sonucun çıkarılmasını gerektirmektedir. Belli ki, bu mantıkta bir yanlış vardır. İnce düşünülürse bu yanlış bulunabilir de… Ne var ki, bu mantık yanlışlarının keÅŸfedilmesi her zaman böylesi kolay da olmamaktadır. Olmamıştır.
Böyle “mantık oyunları” ya da ”mantık yanlışları”, Eski Yunan’dan bu yana birçok düşünürün ilgisini çekmiÅŸ, bu mantık yanlışlarını bulup çıkarmak onlar için eÄŸlendirici bir meÅŸgale olmuÅŸtur. Bu arada, sistematik mantığın ilk temellerinin İ.Ö. dördüncü yüzyılda Stagira’lı Aristo tarafından atıldığını da hemen belirtelim.

İnsanla doÄŸa arasındaki zihinsel savaşın üç temel unsuru vardır. Önce, doÄŸanın belli bir yönü hakkında gözlemler yapmak, veri toplamak gerekir. İkinci olarak, bu verilerin düzenli ve anlamlı biçimde sınıflandırılmaları gelir. Bu “sınıflandırma” toplanan verilerin niteliÄŸini deÄŸiÅŸtirmez, daha kolay görülmelerini anlaşılmalarını saÄŸlar. Bu iÅŸlemi, briçte, kağıtların, maça, karo, kupa ve sinek gruplarında toplanıp büyüklüklerine göre sıralanmalarına benzetebiliriz. Kağıtların, deÄŸeri deÄŸiÅŸmez, ama, bu sınıflandırma, oyunun hem daha hızlı, hem daha düzenli ve planlı oynanmasına olanak verir. Üçüncü iÅŸlem, düzenli biçimde sınıflandırılmış gözlemlerden yola çıkarak, tüm gözlemleri derleyip özetleyen ortak bir ilke, ortak bir kural bulup çıkarmaktır.
Örneğin, suyla dolu bir küvete konulduklarında taş batar, tahta yüzer, demir batar, tüy yüzer, cıva batar, zeytinyağı yüzer. Batan cisimlerle yüzen cisimleri iki ayrı listede toplayıp bir gruptaki cisimlerin öteki gruptaki cisimlerden hangi noktalarda ayrıldıklarının bir dökümünü yaparsanız, şu sonuca yararsınız: Ağır cisimler suda batar, hafif cisimler yüzer.
Eski Yunanlı düşünürler, evrene bakış açılarındaki bu yeni yaklaşıma “philosophia”, yani “felsefe” adını vermiÅŸlerdir. “Bilgi aÅŸkı” anlamına gelir. Daha da serbest bir çeviri yaparsanız, bunun adı, “öğrenme arzusu”, yani MERAK’tır.
Eski Yunanlıların en büyük bilimsel baÅŸarılarının “geometri” alanında elde edildiÄŸini bilmeyen yok… Bunun da nedeni, iki temel yaklaşım geliÅŸtirmiÅŸ olmalarıdır. Bunlardan biri SOYUTLAMA, öteki de GENELLEME’dir.
Küçük bir örnek verelim. Eski Mısır’da arazi sürveyanları, doksan derecelik bir açı çizmenin kolayını bulmuÅŸlardı. Uzunca bir ipi 12 eÅŸ uzunlukta parçaya katlıyorlar, sonra da bir yanında 3, bir yanında 4, bir yanında 5 kat ip bulunacak biçimde bir üçgen oluÅŸturuyorlardı. Dik açı, üç katlı yanla 4 katlı yanın birleÅŸtiÄŸi noktada meydana geliyordu. Mısırlıların bu basit ve kestirme yöntemi nasıl keÅŸfettikleri bilinmez, ama, arazi ölçüm ve çizimlerinde kullanmakla yetindikleri bellidir. “Meraki” Yunanlılar iÅŸi bir adım öteye götürdüler. Böyle bir üçgende nasıl olup da bir dik açı meydana geldiÄŸi sorusu kafalarına takılmıştı. Yaptıkları gözlemler ve çözümlemeler sonunda, ortaya çıkan fiziksel yapının kendi başına bir anlam taşımadığını, üçgenin yapımında ister ip, İster tahta kullanılsın,aynı sonucun doÄŸduÄŸunu kavradılar. Bütün sorun, düz çizgilerin açı yaparak kavuÅŸmalarında düğümleniyordu. Her türlü görsel gerçekten bağımsız olan ve ancak insanın hayal gücünde varlık kazanan “ideal düz çizgi” kavramını gerçekleÅŸtirmekle, Eski Yunanlılar, “soyutlama” denilen yöntemi de geliÅŸtirdiler. Soyutlama, bu yönüyle, gereksizlerin ayıklanması ve yalnızca belirleyiciler üstünde durulmasıydı. Yöntem, bugün de, bu özelliÄŸini korumaktadır.
Eski Yunanlı geometriciler, her sorunu kendi içinde ele alıp bireysel çözümler aramak yerine, sorunları sınıflandırıp ortak çözümler aramak yoluna da gittiler. ÖrneÄŸin, bir yanı 3, bir yanı 4, bir yanı da 5 arşın olan üçgenlerin içinde 3 ve 4 arşınlık çizgilerin kesiÅŸme noktasında dik açı meydana geldiÄŸini saptadıktan sonra, aynı dik acının 5, 12 ve 13 arşınlık üçgenlerle 7, 24 ve 25 arşınlık üçgenlerde de oluÅŸtuÄŸunu saptadılar. Ama, bu ölçüler birer “rakam”dı. Tek baÅŸlarına alındıklarında belli bir anlamlan da yoktu. İş, dik açılı bütün üçgenleri tanımlamada kullanılabilecek bir ortak payda, bir ortak özellik bulmaktı. Sırf meraktan kafa yoran Eski Yunan geometricileri, bir üçgenin dik açılı üçgen olabilmesi için, yanlarının uzunluÄŸu arasındaki iliÅŸkinin x2+y2=z2 (burada “z”, en uzun yanın uzunluÄŸudur) olması gerektiÄŸini saptadılar. Dik açıysa, “x” ve “y” uzunluktu yanların birleÅŸtikleri noktada oluÅŸuyordu. ÖrneÄŸin, ilk Örnekte 9+16= 25, ikincisinde 25 +144 =169, üçüncüsünde de 49 + 576 =625 sonucu alınıyordu.
Bu tür denklemler çoÄŸaltılabilir. Burada önemli olan, hangi iki sayının karelerinin toplamının tek sayının karesine eÅŸit olduÄŸunu bulmak deÄŸil, belli sayı grupları arasında bir iliÅŸkinin bulunduÄŸunu keÅŸfetmek, üstelik bunu kanıtlamaktı. İşte, geometri, Eski Yunan’da yeni yeni GENELLEME’ler yapmanın, “kafayı çalıştırma”nın bir aracı olarak geliÅŸti.
Üstelik, bazı Eski Yunanlı matematikçiler, geometrik ÅŸekillerin çizgi ve uçları arasındaki iliÅŸkiler üstünde de durdular. Böyle iliÅŸkilerin bulunduÄŸunu keÅŸfettiler. Bir bilimsel söylentiye göre, dikaçılı üçgen sorununu çözen, İ.Ö. 525 yılında Samos’lu Pithagoras’ tır. Bu buluÅŸ, onun adıyla, “Pithagoras Teoremi” olarak anılır. İzleyen yüzyıllarda, “EÅŸek Teorisi” olarak anılmasının nedenleriyse pek bilinmiyor.
Bir baÅŸka önemli buluÅŸ da, Öklid’den geldi. Öklid, İ.Ö. 300 yılında, kendisinden önce geliÅŸtirilmiÅŸ bütün matematik teorilerini bir araya topladı, sınıflandırdı, ortak yönlerini saptadı ve daha önce kanıtlanmış bazı teorileri kullanarak baÅŸka teorilerin kanıtlanabileceÄŸini ortaya koydu. Ama, giderek, Öklid de bilimsel bir bataklığa battı. Her teori kendisinden önce kanıtlanmış bir teoriyle kanıtlanabileceÄŸine göre, Teori No. l nasıl kanıtlanacaktı?
Bunun da kolayı bulundu. Teori No. l, kanıt, gerektirmeyecek kadar açık, seçik ve kesin olmalıydı. İşte,bu tartışılmaz açıklıktaki yargılara, “aksiyom” adı verildi. Öklid, ayrıca, piyasada fır dönen aksiyomların sayısını en aza indirmeyi de baÅŸardı. Bu aksiyomlardan yola çıkarak, “Öklid Geometrisi” adı verilen görkemli ve karmaşık yapıyı oluÅŸturdu. Böylesi az malzemeyle böylesi dev bir yapı ortaya çıkarmak, “müteahhit” diye geçinen deÄŸme babayiÄŸidin harcı olmasa gerekir. O kadar ki, Öklid’in yapıtı, iki bin yıl sonra bile dimdik ayakta duruyor.

Tümdengelim yöntemi uygulamak, bir aksiyomlar dizesinden yola çıkarak “tartışmasız” kabul gören bir bilgi kümesine varmak, kuÅŸkusuz çok ilginç, eÄŸlendirici bir çaba… Eski Yunanlılar bu oyuna tek sözcükle “âşık” oldular. AÅŸkın gözü kör olduÄŸu için de, iki temel yanılgıya düştüler.
Bir kere, bilgi edinmenin tek geçerli ve saygın yöntemi olarak tümdengelim yöntemini benimseyip,öteki bütün yaklaşımları reddettiler. Oysa, baÅŸkaları gibi, onlar da, bazı bilgi biçimlerinin edinilmesinde tümdengelim yönteminin yetersiz kaldığını biliyorlardı. ÖrneÄŸin, Korint’le Atina arasındaki mesafenin tümdengelim yöntemiyle hesaplanamayacağını, bunun için mutlaka somut ölçümler yapılması gerektiÄŸini Eski Yunanlıların bilmediÄŸini düşünmek, onları safdillikle suçlamak olurdu. Eski Yunanlılar, iÅŸlerine geldikçe, zorda kaldıklarında somut doÄŸa olaylarına bakarlardı. Bunu yaparlarken de, hani neredeyse, yaptıklarından utanırlardı. Onlara göre, edinilmeye deÄŸer bilgi, beyin hücreleri çalıştırılarak elde edilen bilgiydi. Günlük yaÅŸayışla, günlük olaylarla ilgili bilgiler, onların gözünde, “ikinci sınıf bilgiydi. Bizim Eflâtun diye tanıdığımız Platon’la bir öğrencisi arasında geçen ÅŸu ilginç tartışma hep anlatılır. Öğrenci, matematik dersinin sonunda, “Peki hocam” demiÅŸ, “İyi, güzel ama bütün bunların yararı ?” Sonra eklemiÅŸ: “Ne gibi sonuçlar çıkar bundan?” Platon köpürmüş, kölelerinden birini çağırtmış, “Bu öğrenciye bu hafta harçlığını vermeyeceksin” demiÅŸ… Sonra da öğrenciye dönüp, “Gördün mü? Matematik dersinin böyle de sonuçları olabiliyor” demiÅŸ… Öğrencinin o gün okulla iliÅŸkisinin kesildiÄŸini söylemeye bilmem gerek var mı?
Eski Yunanlıların günlük iÅŸler konusunda bilgi edinmeyi böylesi horlamalarının önemli bir nedeni, büyük olasılıkla, ekonomileri gibi, kültürlerinin de “kölecilik” anlayışına dayanması… Bu tür kültürlerde günlük ayak iÅŸlerinin bütünüyle kölelere bırakıldığı, efendilerinse daha “soylu” iÅŸlerle uÄŸraÅŸtıkları bir gerçek… Spor bunlardan biridir. Yalnızca boÅŸ zamanı olan soyluların yaptıkları bir iÅŸtir. Burada, Yunanlıların felsefeye bir tür oyun, bir tür zihin sporu olarak baktıkları anlaşılıyor. Günlük kültürümüzde de bunun örnekleri yok mu? ÖrneÄŸin, sporu zevk için yapan “amatör kiÅŸiye bakıp amatörlüğün erdemlerini sıralamak, spordan geçimini saÄŸlayan “profesyonel” kiÅŸiye ise “amatörlüğün kutsal kurallarını çiÄŸneyen kötü adam” muamelesi yapmak, Eski Yunanlıların yaptıklarının bir benzeri deÄŸil mi? Kimin amatör, kimin profesyonel olduÄŸu konusunda kılı kırk yarıp gerçekler dünyasının ötesine kaçan Olimpiyat Komiteleriyle günlük iÅŸleri kölelere bırakan, kendileri de soylu iÅŸlerle uÄŸraÅŸan Eski Yunan köle sahipleri arasında ne fark var? Pek yok galiba…
Eski Yunan’daki bu boÅŸgezerlik kültürünün bir uzantısı da, Korent’le Atina arasındaki mesafe gibi “dünyevî” sorunlarla hiç ilgilenilmemesi, böylesi önemsiz ve tehlikeli konuların “saf bilgi” cennetine girmekten alıkonulması… Altında yatan nedenler ne olursa olsun, Eski Yunan düşünürlerinin, bu tutum yüzünden, kendilerini gereksiz yere kısıtladıklarını, düşüncelerinin önüne kendi elleriyle engeller diktiklerini söyleyebiliriz. Alalım ArÅŸimet örneÄŸini… ArÅŸimet’in dünyanın günlük gidiÅŸini deÄŸiÅŸtiren çok önemli keÅŸif ve buluÅŸlarının bulunduÄŸunu bilmeyen yok gibidir. Oysa, ArÅŸimet, bu dünyevî buluÅŸlarından belki de “utanç” duyduÄŸu için bunları hiç yayınlamamış, pür matematikteki buluÅŸlarını dünyaya duyurmakla yetinmiÅŸtir. Kısacası, Eski Yunan düşüncesini kısıtlayan en önemli etken, “dünyevî” konulara, doÄŸa olaylarına, günübirlik olup bitenlere duyulan ilgisizliktir. Dünyadan kaçıp felsefeye sığınıştır. Bütünüyle soyut ve biçimsel biçimde düşünmeleri gerçi kendisini geometrideki baÅŸarılarıyla göstermiÅŸtir, ama, bu keçi inadı, Yunan düşüncesini, ikinci büyük yanlışını yapmaya ve çıkmaza girmeye zorlamıştır.
Bir geometri sistemi geliÅŸtirmede aksiyomların ne kadar yararlı olduÄŸunu gören Yunanlılar, bunun iÄŸfaline kapılarak, aksiyomları “mutlak gerçek” olarak görmeye ve benzeri “mutlak gerçek”lerden yola çıkarak baÅŸka bilgi dallarının geliÅŸtirilebileceÄŸini sanmaya baÅŸladılar. ÖrneÄŸin, astronomide, herkesin gözleriyle gördüğü, tartışılmasına bile gerek olmayan ÅŸu aksiyomları, ÅŸu mutlak gerçekleri benimsediler: (1) dünya hareketsizdir ve evrenin merkezidir; (2) dünya kusurlu ve yozdur, oysa gökyüzü ölümsüzdür, deÄŸiÅŸmezdir, kusursuzdur. “Daire” denilen geometrik ÅŸekil kusursuz bir eÄŸri olduÄŸuna, gökyüzü de kusursuz bulunduÄŸuna göre, bütün gökyüzü cisimleri kusursuz bir yörünge içinde dünyanın çevresinde dâireler çizerek dolaÅŸmaktadır. Denizlere açılmak ve takvim yapmak gibi “dünyevî” zorunluluklarla ister istemez karşılaÅŸan Eski Yunan bilginleri, zamanla, gezegenlerin yörüngelerinin kusursuz daireler olmadıklarını anladılar. Hem “dünyevî” gerçeklere pay bırakmak, hem de eski görüşlerinde diretmek için karmaşık daire sistemleri önermeye, geliÅŸtirmeye baÅŸladılar. İ.Ö. 150 yılında İskenderiyeli Ptolemaeus’un geliÅŸtirdiÄŸi karmaşık gökyüzü sistemi, bu çabanın bir ürünüdür. Aynı ÅŸeye örnek olarak, Aristo’nun hayal gücüne dayalı “tartışmasız” aksiyomlarını da gösterebiliriz. Taşın tüyden daha hızlı düştüğünü göz göre göre, Aristo, bir cismin düşüş hızının gövde ağırlığına orantılı olduÄŸunu söylemiÅŸtir.
Gidecek yeri kalmayınca, bu tur “tartışmasız” aksiyomların bir noktadan sonra uçurumun ucuna geleceÄŸi, küçük bir dürtüklemeyle de tepetaklak aÅŸağı düşeceÄŸi belliydi. Öyle de oldu. Eldeki tüm aksiyomları tüm boyutlarıyla derinlemesine irdeleyen Eski Yunan bilimcileri, matematik ve astronomi dallarında artık öğrenilecek hiç bir ÅŸey kalmadığı yargısına vardılar. Felsefe bilgisi konusunda öğrenilebilecek her ÅŸey öğrenildikten sonra da “düşünce” durdu. Eski Yunan’ın Altın Çağından iki bin yıl sonra bile, insanlar, açıklanması güç bir “dünyevî” sorunla karşılaşınca, kaçamağı, “Aristo şöyle dedi”, “Öklid şöyle der” gibi sözlerde buldular. Gariptir, bu yanıtlar herkese uzun süre yetti de arttı bile…

Matematik ve astronominin tüm sorunlarını çözen Eski Yunan düşünürleri, bundan sonra, bakışlarını, daha önemli ve karmaşık konulara, örneÄŸin “insan ruhunun derinlikleri” sorununa çevirdiler. SözgeliÅŸi, Platon, yaÄŸmurun neden yaÄŸdığı ya da gezegenlerin neden hareket ettiÄŸi gibi sorulardan çok, “Adalet nedir? Erdem nedir?” gibi derin konularla ilgiliydi. En yüce doÄŸa felsefecisi Aristo ise, en yüce ahlâk felsefecisi de Platon’du, Eski Yunan düşüncesinin o görkemli günlerinde… Ama, zaman geçtikçe, Yunan düşünürleri, ahlâk felsefesinin zevklerine,keyfine kaptırdılar kendilerini… Kısırlıktan baÅŸka ÅŸey vaat etmeyen bilim felsefesinden, doÄŸa felsefesinden giderek uzaklaÅŸtılar. Antik ÇaÄŸ felsefesinin son aÅŸamasına, aşırı mistik bir içeriÄŸi olan ve İ.S. 250′de ortaya Plotinus tarafından atılan “neo-Platonizm”e böyle gelindi.
Tanrının özü ve insanlarla iliÅŸkileri konusunu vurgulayarak iÅŸleyen Hıristiyanlık ahlâk felsefesine yepyeni boyutlar ekledi. Bu süreç içinde de, bilim ve doÄŸa felsefesi bütünüyle ikinci plana itildi. Bütün “düşünen beyin”ler, ahlâk felsefesine vurdular kendilerini… İ.S. 200′den İS.1200′e kadar geçen bin yıllık sürede, Avrupalı düşünürlerin tek tutkusu, tek meÅŸgalesi dinbilimle bütünleÅŸen ahlâk felsefesi oldu. DoÄŸa felsefesi de unutuldu gitti.
Orta ÇaÄŸ felsefesi, aslına bakılırsa, karanlığın felsefesidir. Neyse ki, Arap dünyası, Orta ÇaÄŸ boyunca Aristo ve Ptolemy’nin düşüncelerini yaÅŸattılar da, doÄŸa ve bilim felsefesi bütünüyle yitip gitmedi.
Batı Avrupa’nın Aristo’yu yeniden keÅŸfetmesi, İ.S. 1200′lere rastlar. Eski Yunan’ın kültürel geleneÄŸini ölüm döşeÄŸinde bile sürdüren Bizans İmparatorluÄŸu’nun da bu yeniden keÅŸfediÅŸte büyük etkisi olmuÅŸtur. İçinde yaÅŸanılan koÅŸulların etkisiyle, Aristo’nun mantık ve muhakeme sisteminin ilk uygulandığı yer dinbilimdir. İ.S. 1250 yılında Aristo ilkelerine dayalı “Thomism” sistemini geliÅŸtiren St. Thomas Aquinas, aynı zamanda, Roma Katolik Kilisesinin temel dinbilim anlayışını da oluÅŸturmuÅŸtur.
Ama, “meraki” insanlar çok geçmeden, Eski Yunan düşüncesini lâik alanlara da uygulamaya baÅŸlamışlardır.
Rönesans akımının öncülerinin “hümanist” (insancıl) olarak anılmalarının temelinde yatan neden, bunların, ilgilerinin ağırlık merkezini Tanrı’dan İNSAN’a kaydırmalarıdır. İngiliz dilinde, tarih, edebiyat ve sanat gibi bilim dallarının “hümanite” genel baÅŸlığı altında toplanmasının kökenleri de. buraya kadar gider.
Meraklı, arayış içindeki beyinlere Eski Yunan düşüncesi yeterli ve doyurucu gelmediÄŸi için, Rönesans düşünürleri, bu felsefeye yepyeni boyutlar eklemek zorunda kalmışlardır. Bu genel çerçeve içinde, örneÄŸin 1543 yılında, Polonyalı gökbilimci Nicolaus Copernicus’un Eski Yunan düşüncesinin astronomiyle ilgili temel aksiyomunu reddettiÄŸini görüyoruz. Copernicus gerçi “dairevî yörünge” görüşünü benimsemiÅŸtir; ama, evrenin merkezinin dünya deÄŸil, güneÅŸ olduÄŸunu doÄŸru biçimde öne sürmüştür. Gök cisimlerinin gözle görülen hareketlerini açıklamada büyük kolaylıklar getirmiÅŸtir, bu yeni aksiyom… Gelin görün ki, dünyanın “sabit” olmayıp hareket ettiÄŸi aksiyomu, gözle görülmediÄŸi, algılanamadığı için bir türlü benimsenememiÅŸtir. “Bilim” dünyasının bu yeni aksiyoma alışması için tastamam yüzyıl geçmesi gerekmiÅŸtir.
Aslına bakılırsa, Copernicus’un önerdiÄŸi sistem “köklü” sayılabilecek bir deÄŸiÅŸiklik deÄŸildir. Aksiyom deÄŸiÅŸtirmiÅŸtir. Hepsi o kadar… Kaldı ki, Samos’lu Aristarchus’un tastamam 2000 yıl önce “merkez güneÅŸtir” dediÄŸi de bilinmektedir.
Sakın yanlış anlaşılmasın! Bir aksiyomu bırakıp yenisini benimsemek az-buz iÅŸ deÄŸildir. ÖrneÄŸin, ondokuzuncu yüzyıl matematikçilerinin Öklid aksiyomlarına karşı çıkmaları ve Öklidçi olmayan bir geometri sistemi önermeleri, bir çok alandaki düşünce biçimlerini köklü ÅŸekilde deÄŸiÅŸtirmiÅŸtir, örneÄŸin, bilim adamları, evrenin tarih ve yapısını açıklarken, Öklidçi olmayan Riemannian geometrisini benimsemekte, Öklid’in daha çok “akla-mantığa uygun” geometrisini reddetmektedirler.
Copernicus’un etkileri de bir bakıma dolaylı olmuÅŸ, köklü deÄŸiÅŸikliklerle sonuçlanacak bazı süreçleri harekete geçirmiÅŸtir.
Bu yeni süreçler bir İtalyanda,Galileo Galilei’de somutlaÅŸmaktadır.
Eski Yunanlılar, mantık yürütmeye baÅŸlarken, gözle açık-seçik görülen, herkesçe benimsenmesi kolay ve “tartışmasız” doÄŸa olaylarını çıkış noktası olarak almayı yeÄŸlerlerdi. Kolaylarına gelirdi bu… Bir cismin ağırlığıyla düşüş hızının doÄŸru orantılı olduÄŸu görüşünü sınamak için Aristo’nun aynı yükseklikten deÄŸiÅŸik ağırlıkta iki taÅŸ atıp atmadığım bilmiyoruz,ama, ÅŸu kadarını biliyoruz ki, böylesine görgül deneyler, Eski Yunanlılar için gereksizdi, anlamsızdı, dünyevîydi. Böylesine deneyler saf bir tümdengelimin tüm güzelliklerine gölge düşürüyordu. Kaldı ki, tümdengelimin sonuçlarıyla deney sonuçları birbirine ters düşerse, deneyin sonuçlarının doÄŸru olduÄŸu ne malûmdu? Saf olmayan, kusurlu bir dünyanın gerçekleriyle kusursuz bir soyut görüşler dünyasının “hayal”leri çeliÅŸirse, kusurlu ve yoza abone olmanın ne anlamı vardı? Kusursuz bir kuramı kusurlu araçlarla sınamak ne ölçüde doÄŸru sonuçlar verebilirdi?
İşte, Galileo Galilei ortaya çıkana kadar “bilim”e egemen olan görüş buydu.
Görgül deneylerin felsefî açıdan saygınlık kazanmaya baÅŸlaması, St. Thomas Aquinas’in çaÄŸdaşı olan Roger Bacon ve onun da adaşı olan Francis Bacon’la baÅŸlar. Yine de diyoruz ki, gerçek bilimde devrim Galileo ile baÅŸlamıştır. Eski Yunan düşüncesinin egemenliÄŸini yıkan odur. Galileo usta ve inandırıcı bir mantıkçı, kendisini iyi satmasını bilen usta bir reklamcıydı. Yaptığı, deneyleri öylesine renkli ve etkileyici biçimde anlatırdı ki, kısa sürede, Avrupa’nın görmüş geçirmiÅŸ bilim çevrelerini avucunun içine almıştı. Galileo’nun yöntemlerini de, sonuçlarını da benimsediler, bu bilim çevreleri…
Hakkında anlatılan en ünlü öyküye göre, Galileo, Pisa Kulesi’nin tepesine çıkmış ve biri beÅŸ kiloluk, biri yarım kiloluk iki cismi aÅŸağıya bırakmış… Aynı anda çarpmış cisimler yere… Derler ki, cisimlerin aynı anda yere çarpmalarının çıkardığı gürültü, çöken Aristo fiziÄŸinin gümbürtüsünden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸilmiÅŸ…
Aslına bakılırsa, Galileo’nun gerçekten böyle bir deney yapıp yapmadığı kesin deÄŸil… Büyük olasılıkla da yapmamıştır. Ama, bu tür taktikler Galileo’ya öylesine özgüdür ki, yüzyıllar boyunca, doÄŸru olsun, olmasın, herkes inanmıştır böyle bir deneyin yapıldığına…
Galileo’nun eÄŸimli yüzeylerden aÅŸağıya doÄŸru toplar yuvarladığı, bunların belli süreler içinde katettikleri mesafeleri ölçtüğü bilinmekte… Bu da, Galileo’nun, zaman boyutlu araÅŸtırmalar yapan, sistemli biçimde ölçümler alan ilk bilim adamı olduÄŸunu ortaya koyuyor. Ama, Galileo’nun bilime en büyük katkısı, bilimin mantık yöntemi olarak,tümevarımı ön plana çıkarmasıdır. Bütünüyle varsayımlara dayalı bazı genellemelerden yola çıkarak sonuçlara ulaÅŸan tümdengelim yönteminden farklı olarak, tümevarım, somut gözlemlerden yola çıkmakta ve genellemelere (”aksiyom” da diyebilirsiniz) varmaktadır.
Ama, bu noktada, Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek gerekiyor. Eski Yunan düşünürleri de elbette aksiyomlarını kafadan uydurmaz, bunları bazı somut gözlemlere dayandırırlardı. ÖrneÄŸin,iki nokta arasındaki en kısa mesafenin düz çizgi olduÄŸu yönünde Öklid’in geliÅŸtirdiÄŸi aksiyom, biraz deneyim, biraz da dehâya dayalı bir buluÅŸtu. Yine de, çaÄŸdaÅŸ bilim anlayışı, bilgi edinme sürecinin temelinde tümevarım yönteminin yattığı görüşündedir. Yalnızca bilgi edinmenin deÄŸil, yapılan bazı genellemeleri haklı göstermenin, kanıtlamanın da tek yolu budur. Kısacası, bir genellemenin varlık ÅŸartı sürekli biçimde, yeni deney ve yöntemlerle sınanabilmesidir.
Görüldüğü gibi, bugün de geçerliÄŸini koruyan bu yaklaşım, Eski Yunan’daki yöntemin taban tabana karşıtıdır. Somut dünyayı “ideal gerçek”in kötü bir karbon kopyası olarak görmek yerine, genellemeleri, gerçek dünyanın defolu aynası olarak deÄŸerlendirmektedir. Bu durumda, ne kadar sınanırlarsa sınansınlar, tümevarım deneyleriyle ulaşılan genellemelerin gerçekleri olduÄŸu gibi yansıtması olanaksızdır. Herhangi bir genellemeyi doÄŸrulayan milyarlarca bağımsız gözlem olsa bile, ona aykırı düşen bir gözlem, o genellemenin deÄŸiÅŸtirilmesini, o aykırı gözlem ışığında yeniden deÄŸerlendirilmesini zorunlu kılar. Kısacası, “istisnalar kuralı bozmaz” lâfı palavradır. ÇaÄŸdaÅŸ bilimde, istisnalar, kuralların mezarıdır. Üstelik, “kesinlik” de yoktur bilimde… Bir sonraki deneyin ne sonuç vereceÄŸi önceden kestirilemedikçe, kesinlikten de söz edilemez.
İşte, çaÄŸdaÅŸ doÄŸa felsefesinin püf noktası buradadır. Eski Yunan düşüncesinde olduÄŸu gibi, “mutlak gerçek”e ulaÅŸmak, onu arayıp bulmak gibi bir iddiası yoktur. Alçakgönüllüdür, kısacası… ÇaÄŸdaÅŸ bilimin gözünde, dahası, “mutlak gerçek” kavramı da abestir.
Bir gerçeÄŸi “kesin”, bu yoldan da “mutlak” kılacak sayıda, deney yapmaya, bırakın insanın, tüm insanlığın ömrü yetmez.
Oysa, Eski Yunan düşünürlerinin kafasında böyle sınırlamalar, böyle kaygılar yoktu. Aynı yöntemi, “Madde nedir?” sorusuna da, “Adalet nedir?” sorusuna da uygulamışlardı. ÇaÄŸdaÅŸ bilim, bu iki soru türüne deÄŸiÅŸik biçimde yaklaÅŸmakta… Tümevarım yönteminin özünde, gözlemlenemeyen olgular konusunda genelleme yapılamayacağı görüşü yatar. “İnsan ruhu” gözle görülür, elle tutulur cinsten olmadığı için de genelleme dışıdır. Tümevarım yönteminin uygulanamayacağı bir alandır.
ÇaÄŸdaÅŸ bilimin asıl zaferi, tüm bilim adamları arasında iÅŸbirliÄŸine dayalı özgür iletiÅŸimin kurulmasıdır. Belki bizlere, bu temel gerçeÄŸi bilenlere garip gelebilir, ama, antik ve orta çaÄŸ filozofları böyle bir iÅŸbirliÄŸine gerek bile duymamışlardı. ÖrneÄŸin, Antik Yunan’ın Pisagorcuları, matematik alanındaki bütün buluÅŸlarını “devlet sırrı” gibi kendilerine saklayan, baÅŸkalarıyla paylaÅŸmaya yanaÅŸmayan bir tür “gizli örgüt”tüler. Orta ÇaÄŸ simyagerleri de, baÅŸkalarınca öğrenilmesin diye, simya deneyleri hakkındaki yazılarım çok eÄŸreti, çok üstü kapalı biçimde yazarlardı. Bir baÅŸka ilginç olay da, İtalyan matematikçi Niccolo Tartaglia’nın kübik denklemleri çözme yolunu bulduktan sonra, ısrarla bunu kendine saklamasıydı. Kim bilir, belki de haklıydı bunu yapmakta… Matematikçi arkadaÅŸlarından Geronimo Cardano bir gece Tartaglia’yı içirmiÅŸ, denklemi çözme yöntemini aÄŸzından almış, sonrada “benim kendi buluÅŸum” diye yayınlamıştı. Cardano’nun bu üçkağıtçılığının kuÅŸkusuz bağışlanır yanı yoktur, ama, böyle bir buluÅŸun mutlaka yayınlanması gerektiÄŸi konusundaki tutumu doÄŸrudur.
Bugünkü bilim anlayışına göre, “gizli” tutulan bir bilimsel keÅŸif ya da buluÅŸ, keÅŸiften ya da buluÅŸtan sayılmaz. Bu yolda en kararlı adımı, Tartaglia-Cardano olayından yüzyıl sonra, bilimsel gözlem sonuçlarının tüm ayrıntılarıyla yayınlanmasının bir namus borcu olduÄŸunu söyleyen İngiliz kimyacısı Robert Boyle atmıştır. Bundan da öteye, bir yeni gözlem ya da buluÅŸun geçerli sayılabilmesi için, yayınlanmasından sonra bir baÅŸka gözlemce doÄŸrulanması zorunludur. Bilim, bireysel bilim adamlarının deÄŸil, “bilim camiası”nın ortak ürünüdür.
“Bilim camiası” ya da “bilim topluluÄŸu” adı verilen örgütlenmenin ilk ve en ünlü örneklerinden biri, kuÅŸkusuz, Londra’daki Kraliyet DoÄŸa Bilgisini GeliÅŸtirme DerneÄŸi’dir. Kısa adıyla “Kraliyet DerneÄŸi” olarak anılan bu kuruluÅŸ, Galileo’nun yaptığı deneylere ilgi duyan ve bunun çeÅŸitli boyutlarını tartışmak için 1645 yılında bir araya gelen birkaç bilim adamının çabalarıyla ortaya çıkmış, 1660 yılında da Kral II. Charles tarafından tescil edilmiÅŸtir.
Kraliyet DerneÄŸi’nin çalışma yöntemleri de ilginçti. Bazen toplanıp görüş alışveriÅŸinde bulunur, bazen de mektuplaşıp yaptıkları deneylerin aÅŸama ve sonuçlarını ayrıntılı biçimde birbirlerine aktarırlardı. Bu olumlu atılımlarına raÄŸmen Kraliyet DerneÄŸi üyeleri, onyedinci yüzyıl süresince savunmada kaldılar. Bilim dili olarak hiç kimsenin anlamadığı Latinceyi bırakıp da herkesin anlayacağı İngilizce’yi konuÅŸan ve yazan, görüşlerini ve buluÅŸlarını birbirlerinden esirgemeyen, kısacası gizlilik ve bencilliÄŸe dayalı bir bilim dünyasına çomak sokan bu “haylaz çocuk”lara, sanki, Pisagor, Aristo ve Öklid’in ruhları ayıplarcasına, kınarcasına bakıyorlardı, yukarılarda bir yerden…
Kraliyet DerneÄŸi, Isaac Newton’la birlikte utangaçlığını da yendi. Galileo’nun, Danimarkalı gökbilimci Tycho Brahe’nin ve Alman gökbilimcisi Johannes Kepler’in araÅŸtırma, deney ve gözlemlerinden yola çıkan Newton, cisimlerin hareketinin üç temel yasasını buldu. Daha da önemlisi, yerçekiminin evrenselliÄŸiyle ilgili çığır açıcı genellemesini yaptı. Daha hayattayken putlaÅŸtırılan sayılı kiÅŸilerden biri durumuna geldi Newton… Onun buluÅŸu, Eski Yunan düşünürlerinin kafalarında kurduklarından çok farklı, çok görkemli bir evren çıkardı ortaya… Öyle ki, bir anda, Eski Yunan’ın o heybetli, o herkesi küçümseyici bilim devleri, mahalle arasında çelik-çomak oynayan, arı kovanına çomak sokan haylaz çocuk durumuna kendileri geliverdiler.Onyedinci yüzyılın başında Galileo’nun baÅŸlattığı devrim, böylece, aynı yüzyılın sonunda Newton tarafından noktalandı.

İnsanla bilimin iliÅŸkisini, “Onlar erdi muradına, biz çıkalım kerevetine” türünden bir masal dileÄŸiyle sonuçlandırmayı çok isterdim. Gerçek ÅŸu ki, baÅŸlayan, mutluluk deÄŸil, güçlüktü. Bilimin tümdengelime dayandığı dönemlerde, doÄŸa ve bilim felsefesi her okumuÅŸun daÄŸarcığında kendine bir yer bulabiliyordu. İnsanın genel kültürünün birer parçasıydı bunlar… Ama, iÅŸin içine tümevarım yöntemi karışınca, bilim de sürekli gözlem, öğrenme ve çözümlemeye dayalı bir “hamallık” haline geldi. Yalnızca amatörlerin oynadıkları “bir oyun olmaktan ‘çıktı, amatörlerin boyunu aÅŸtı. Her geçen gün, bilimi daha da karmaşık duruma getirdi.
Çabuk olmadı bu geliÅŸmeler… Newton devrimini izleyen yüzyıl içinde, çok üstün yetenekli bir bilim adamı, her ÅŸeye karşın, bilimsel bilginin bütün dallarında “usta” olabiliyordu. Ama, 1800′lü yıllara girilmesiyle birlikte, her alanda ustalık bir “hayal” olup çıktı. Her geçen gün, bilim adamları, alanlarında derinleÅŸebilmek, yoÄŸun biçimde çalışabilmek için, ilgi alanlarını kendi bilim dalları içinde bile daraltmak zorunda kaldılar. Bilimin dev bir hızla dalbudak salması, “uzmanlaÅŸma” olayını beraberinde getirdi. Her yeni bilim adamı kuÅŸağıyla birlikte de uzmanlaÅŸma artmakta, yoÄŸunlaÅŸmakta, akıl almaz derinliklere ulaÅŸmakta…
İşin bir de baÅŸka yönü var. UzmanlaÅŸma öylesine derinleÅŸti ki, bir daldaki bilim adamı, baÅŸka daldaki bir bilim adamının söylediklerini, yazdıklarını anlayamaz duruma geldi. Bu da bilime büyük bir darbe indirdi, çünkü biliyoruz ki, bilimsel geliÅŸme, deÄŸiÅŸik uzmanlık alanlarında toplanan bilimsel bilgilerin eÅŸleÅŸmelerinin, etkileÅŸmelerinin ürünüdür. Üstelik, daha da kötüsü, “bilim camiası” dışındaki ortalama insanların bilimle ilgileri de koptu. Bilim adamlarına saygı duyulan büyük bir kiÅŸi olarak deÄŸil, ÅŸapkadan ne çıkaracağı bilinmediÄŸi için herkesçe korkulan bir büyücü, bir sihirbaz gözüyle bakılmaya baÅŸlandı. Bilimin öyle sıradan insanlarca kavranamayacak kadar gizemli ve büyülü bir ÅŸey olduÄŸu, bilim adamlarınınsa sokaktaki adamdan çok farklı, garip yaratıklar oldukları görüşü, insanlarla bilim arasındaki mesafeyi de, soÄŸukluÄŸu da artırdı.
1960′lı yıllar, genç kuÅŸakların bilime karşı soÄŸukluklarının açık düşmanlığa dönüştüğü yıllardır. Gariptir, bu düşmanlık, en çok, yüksek öğrenim gören kuÅŸaklar arasında oluÅŸmuÅŸtur. Son iki yüzyılın bilimsel geliÅŸmeleri üstüne kurulan sanayi toplumlarının kendi baÅŸarılarının ölümsüz yan etkilerini hissetmeye baÅŸlamaları da bunun üstüne tuz-biber ekmiÅŸtir.
Olanlara şöyle bir bakalım.
Tıptaki gelişmeler ölüm oranlarını düşürmüş, bu da büyük bir nüfus patlamasına yol açmıştır. Bir yandan kimya sanayinin artıkları, öte yandan motorlu taşıtlar havamızı, suyumuzu sürekli kirletmektedir. Toprakta yetişen maddelere ve enerjiye duyulan gereksinme, yerkabuğunu kemirmektedir.
Sokaktaki adamın gözünde bunun suçlusu bilimdir, bilim adamıdır. Bilmezler, düşünmezler ki, bilim ve bilginin yarattığı sorunları çözecek güç yine bilim ve bilgidir. Yoksa “cehalet” deÄŸil…
ÇaÄŸdaÅŸ bilimin, bilim adamı olmayanlar için bir “sır”, bir “bilmece” olması gerekmez. Bilimsel yazıların yazarla dizer arasında bir sır olarak kalması da gerekmez. Aradaki uçurumu kapatmak herkesin yararınadır. Yeter ki, bilim adamları kendi bilim dallarını herkesin anlayabileceÄŸi bir biçim ve dille anlatma sorumluluÄŸunu üstlensinler. Bilimden nasibini almamışlar da bilim adamlarını dinlerken kulaklarının üstüne oturmasınlar. Dinlemeyi öğrensinler.
Bir bilim dalındaki geliÅŸmelerin ne yönde olduÄŸunu anlamak, bunun önemini kavramak için insanların o bilim dalının ıcığını-cıcığını bilmeleri de gerekmez. Bunu istemek, ünlü bir yazarın, örneÄŸin Shakespeare’in bir yapıtını okuyup da bunu beÄŸenen kiÅŸiden Shakespeare gibi dev bir ozan olmasını istemeye benzer. Beethoven’in senfonilerini zevkle dinleyen bir kiÅŸiden, oturup Beethoven düzeyinde senfoni bestelemesini istemeye benzer. Shakespeare’den ya da Beethoven’dan hoÅŸlanmak insanların ne kadar hakkıysa, bilimdeki geliÅŸmeleri izleyip bunlardan kıvanç duymak da herkesin hakkıdır.
“Bundan ne çıkar?” demeyin… Sorunun özü de burada yatmaktadır, bir bakıma… Bilimin, bilim adamlarının ne yaptıkları, neye yöneldikleri hakkında hayal-meyal bile olsa bir fikirleri bulunmayan kiÅŸiler, bilim üstüne kurulu çaÄŸdaÅŸ dünyada sürekli huzursuzluk ve tedirginlik duyarlar. Çevrelerinde olup bitenleri kavrayamadıkları içindir bu… KarşılaÅŸtıkları sorunların nedenlerini anlayamadıkları içindir.
Ama, bütün bunlar bir yana, bilim dünyası görkemli bir yerdir. Ardına kadar açılan kapılarıyla, genç yaşlı, her insana sınırsız ufuklar, doyulmaz zevkler verir. İnsan beyninin görkeminin, gücünün, gelişme ve geliştirme, yeteneğinin hem aynası, hem de en somut, ifadesidir.
Başlarken derim ki, sokaktaki insanın bilimden, bilimin de sokaktaki insandan öğreneceği çok şey vardır. Bilim herkese yetecek bir Krezus hazinesidir.

Bilim Dergisi - Mart 1982

Topics: Bilim ve Teknik |

One Response to “Bilim Nedir? Nasıl DoÄŸdu? İnsanlık Tarihi Boyunca Bilim”

  1. şeker kıs Says:
    February 26th, 2008 at 9:53 pm

    yha abi böle olmaz ki çok uzun yha napcam bn

Comments

eXTReMe Tracker